Borçluluk Haritası: Gelişmekte Olan Ülkeler ve Türkiye

İktisadi literatürde üzerine en çok düşülen ve farklı yaklaşımlarla ışık tutulmaya çalışılan konulardan birisi, ülkelerin gelişmişlik düzeylerinde bugün gelinen ekonomik ayrışmanın kaynağını tespit etmek olmuştur. Yapılan çalışmalarda coğrafyadan, kültüre, doğal kaynaklardan, kurumsal yapıya kadar birçok farklı faktör zaman içerisinde öne sürülmüştür. (Allen, 2011). Bu noktada ayrışmanın kaynağı ve zamanlaması noktasında çok çeşitli tartışmalar mevcut olsa da bugünün gelişmiş ülkeleri ile dünyanın geri kalanı arasındaki bu düzey farkının başlangıç tarihi olarak Sanayi Devrimi gösterilmektedir (Pomeranz, 2000). Bir önceki milenyumun başlangıcından 1800’lü yıllara gelene kadar kişi başına düşen gelir büyümesi %50 oranında artış göstermişken; yeni milenyuma ulaştığımızda dünya büyümesi yaklaşık 200 yıllık bir periyotta 8,5 katına ulaşmıştır. Bahsedilen bu periyotta 2000’li yılların refah düzeyi en yüksek ülkeleri (ABD, Batı Avrupa, Japonya vb.) kişi başına düşen gelirlerini yaklaşık 20 katına çıkarırken; aynı 200 yıllık dönemde Doğu Avrupa, Asya, Afrika, Latin Amerika gibi bölgeler ortalamada ancak 6 katına ulaşabilmiştir. (Maddison, 2001)

Modern ekonomide oluşan bu mutlak büyüme tasavvuru, ne pahasına olursa olsun büyüme anlayışına katkı sağlamıştır. Büyümenin getirdiği maddi refah ile birlikte; uzun vadeli yan etkiler (ekolojik, sosyolojik, şehirleşme vb.) önemli ölçüde göz ardı edilmiştir. Öyle ki bu mücadelede kapasitelerinin üzerine çıkan bireyler, sektörler ve ülkeler küreselleşme ve finansallaşmanın da getirisiyle büyüme yarışını borçlanma yarışına çevirmiştir. 2018’in itibari ile dünya üzerindeki küresel borç büyüklüğü 247 Trilyon Dolar’a bir başka ifadeyle toplam GSYH büyüklüğünün 3,2 katına ulaşmıştır. Şekil.1 bu noktada küresel borç rakamlarının borç aktörüne göre dağılımıyla 2018’in ilk çeyreği itibariyle geldiği noktayı göstermektedir. (IIF, 2018) Devam eden büyüme yarışında gelişmekte olan ülkeler de üzerinde düşen payını almıştır. Sanayi devriminden bu yana devam eden süreç şekil değişikliğine uğramış, büyüme performansında son 30 yılda gelişmiş ülkeleri de geride bırakan gelişmekte olan ülkeler; bu sonucu dünya ekonomisinin büyüklüğünden alınan paya da yansıtmıştır. 1990’lara gelene kadar gelişmiş ülkeler dünya iktisadi büyüklüğünün %60’ından fazlasına sahipken günümüzde gelişmekte olan ülkelerin dünya ekonomisinden aldığı pay %60’ın üzerine çıkmıştır. (IMF, 2016)

Gelişmekte olan ülkeler, bu büyüme yarışında yer alabilmek için karakteristik olarak ekstra finansmana ve sermayeye ihtiyaç duymaktadır. Bu ekstra finansman ihtiyacı, bugüne kadar doğrudan dış yardım ve sermaye akımı (portföy ve doğrudan yabancı yatırımlar) gibi yöntemlerle de belirli ölçülerde karşılanıyor olsa bile; bu noktada ağırlıklı olarak dış borç öne çıkmaktadır (Karagöz, Sayı 66-67). Genel olarak bu dış borcun alınmasında gelişmekte olan ülkeler özelinde çeşitli nedenler sıralanmaktadır. Düşük refah seviyesi nedeniyle yetersiz iç tasarruflar; yeni yatırımların, sanayileşme ve kalkınma hamlelerinin yüksek finansman ihtiyacını doğurması, yeterli yerli üretim ara malı olmadığı için ithal ürüne bağımlılık, dış ticaret ve ödemeler dengesi açıkları ve bunları finanse edebilecek ulusal döviz miktarının yetersiz kalması, yurtdışından daha düşük maliyetli finansman bulunması gibi çoğaltılabilecek sebepler dış borç ihtiyacını ön plana çıkarmaktadır (Lessard, 1986). Bu ülkelerin dış finansmana daha rahat ulaşmaya başlaması ise büyüme performansında hızlanmanın ivme kazandığı yaklaşık 30 yıl öncesine dayanmaktadır. 1990’lara kadar devam eden borç krizleri ile sonuçlanan süreç sermaye sahiplerinin gelişmekte olan ülkelere finansman sağlaması noktasında önüne bir set çekmiştir. O tarihlerden itibaren borç krizleri nedeniyle gelişmekte olan ülkelerin IMF, Dünya Bankası ile anlaşmaya gitmeleri, verdikleri reçeteyi kabul etmeleri; diğer taraftan bu ülkelerin finansal penetrasyonunda oransal artış gerçekleşmesi, sermaye akımlarının önündeki engellerin kaldırılması -liberalizasyon- yatırım ilkelerinde yeniden düzenlemelere gidilmesi gibi faktörler nedeniyle sermayenin gelişmekte olan ülkelere doğru akışı hız kazanmıştır (Altun & Mutan, 2007)

Birçok açıdan gelişmekte olan ülkelerin karakteristik özelliklerini taşıyan Türkiye, borçlanma konusunda da benzer bir patikaya 1980’lerden itibaren kademeli olarak entegre olmaya başlamıştır. 24 Ocak Kararları olarak da bilinen süreç yeni bir ekonomi paradigmasının ilk adımı olmuş, önceki dönemde Türkiye daha çok iç finansman kaynağına ihtiyaç duyan bir ülke konumundayken 1980’ler sonrası ihracat merkezli büyüme modelleriyle dış kaynağa yönelen bir ülke konumuna gelmiştir. (Sarı, 2004) Bu dönemden itibaren ihracata yönelik teşvikler, vergi muafiyetleri gibi çeşitli faktörler nedeniyle kamu açığı büyümüş; kamu açıklarını finanse edebilmek için iktidara gelen hükümetler sağlıklı bir vergi politikası oluşturmak yerine iç ve dış borçlanmayı tercih etmişlerdir. (Ünsal, 2004) O tarihlerden itibaren Türkiye’nin borçlanma serüveni seneler içerisinde şekil ve yapı değiştirerek devam etmiştir. 2001 krizinden sonra ise uygulanan disiplinli planlar neticesinde kamunun borç payı seneler içerisinde gerilerken; hane halkının borçluluğu sınırlı düzeyde kalmış, Türkiye’nin dış borç yükünde pay ağırlıklı olarak reel sektörün üzerinde kalmıştır. (Hazine ve Maliye Bakanlığı, 2018)

Bu bilgiler ışığında, çalışmanın devamında gelişmekte olan ülkelerin girdikleri bu borç yarışının haritası ülkemiz ile karşılaştırmalı olarak masaya yatırılması amaçlanmaktadır. İlk bölümde gelişmekte olan ülkelere yönelik sermaye akışları, ekonomik aktörlerin borçlanmadaki payları, borçlanma süreleri ve değişimlerindeki görünüm ülkemizin de içinde bulunduğu bir yapıda değerlendirilecektir. İkinci bölümde ise Türkiye’nin güncel borç görünümü; vade yapısı, borç çevirme oranları, finans, reel ve kamu sektörlerinin borç yükü gibi çeşitli parametreler ışığında ortaya konulacaktır. Bu görünümle birlikte Türkiye’nin borç yapısının güçlü ve zayıf yanları ele alınarak atılabilecek potansiyel adımlar üzerinde durulacaktır.

GELİŞMEKTE OLAN ÜLKELER’İN BORÇ GÖRÜNÜMÜ

Küresel ekonomik sistem içerisinde gelişmekte olan ülkeler; karakteristik olarak büyüyebilmek için ciddi bir sermayeye ihtiyaç duymaktadır. Genellikle hızlı doğum oranlarıyla birlikte genç ve dinamik bir nüfusa sahip olan bu ülkeler, sanayileşme ve kalkınma hamlelerinin hızlıca hayata geçirerek refah düzeylerini bir üst lige taşımayı amaçlamaktadır. Gösterilen çabanın yetersiz iç tasarruflarla birleşmesiyle de ciddi bir finansman ve sermaye akışı ihtiyacı kendisini gösterir. Bu sermaye akışının gerçekleşmesinde en çok bilinen ve kullanılan iki yol olarak sıcak para şeklinde nitelendirdiğimiz portföy yatırımları ile çeşitli doğrudan borçlanma araçları ön plana çıkmaktadır.

2002 yılından itibaren gelişmekte olan ülkeler, krizlerden çıkardıkları deneyimler, uyguladıkları reform süreçleri ve finansallaşmanın çok ciddi oranda artmasıyla önemli ölçüde dış sermayeyi kendilerine çekmeyi başardı. (Cengiz & Karacan, 2014) Küresel ekonomik krize kadar devam eden bu süreç küresel kriz sonrası bir-iki sene içerisinde toparlanarak yeniden kriz öncesi seviyelere ulaştı. Özellikle gelişmiş ülkelerin krizden çıkış politikaları olarak sıfır düzeyinde faiz oranları ve miktarsal genişleme programlarını uygulaması gelişmekte olan ülkelere yönelik sermaye akışını ciddi oranda artırdı. Küresel ekonomik beklentilerin toparlanmaya başlaması ve enflasyon oranlarında yaşanan artışla birlikte bu genişleme döneminin de yavaş yavaş sonuna gelindi. ABD Merkez Bankası FED öncülüğünde başlayan sıkılaşma hareketleri, bilanço küçültme programları ve kademeli faiz artışları gelişmekte olan ülkelerde likidite sıkışıklığına sebep olarak etkisini 2018’de göstermeye başladı. (IIF, 2018) Şekil 2’de gelişmekte olan ülkelere yönelik sıcak para akışının 2013 yılından bu yana olan seyrini takip edebiliriz. FED tarafın- dan kademeli sıkılaşma ve potansiyel bilanço küçültme planlarının gündeme getirildiği dönemle birlikte, Çin’de yaşanan devalüasyon hareketleri ve Yunanistan borç krizi gibi sebepler neticesinde ilk olarak 2015’in ikinci yarısında gelişmekte olan ülkeler ciddi bir sermaye çıkışına maruz kalmıştı. (Koepke & Farnham, 2015) 2018 yılına geldiğimizde ise 2017 yılının sonunda hayata geçirilmeye başlanan bilanço küçültme planı, bununla birlikte artan ticaret savaşları gerilimi, kuvvetlenen dolar endeksi ve gelişmekte olan ülkelerin kırılgan görünümü sermayenin akış yönünü tekrar kaynağına çevirmeye başladı. (Tiftik & Farnham, 2018)

Finansal piyasalar aracılığıyla gerçekleşen bu sıcak para akışının dışında, ülkeler önemli ölçüde sermaye ihtiyaçlarını iç ve dış borçlanma yolu ile karşılamaktadır.



Dış borç dediğimizde karşımıza öncelikle brüt ve net dış borç olmak üzere iki çeşit kavram çıkmaktadır. Brüt dış borçlar, belirli bir anda bir ülkede yerleşik olanların yerleşik olmayanlara karşı, sözleşmeye bağlı olarak yükümlülüklerinin altına girdikleri faizli ya da faizsiz anapara geri ödemelerinin veya anaparalı ya da anaparasız faiz ödemelerinin miktarıdır. Bu dış borç yükümlülüklerinin toplamı brüt dış borcu verirken net dış borçlar ise varlıklardan yükümlülüklerin çıkarılması sonucu ile elde edilmektedir (Klein, 1994)

Gelişmekte olan ülkelerin bu tanımdan yola çıkarak borçlanma noktasında yetersiz iç tasarruflar, hızlı kalkınma ihtiyacı gibi çeşitli nedenler ile kayda değer bir iştahı bulunmaktadır. Bu bağlamda daha kapsamlı bir ifadeyle gelişmekte olan ülkelerin borçlanma nedenleri yoksulluk, döviz kuru dengesizliklerinin ortadan kaldırılması, gelir yetersizliği ve ödeme güçlüklerinin giderilmesi olmak üzere dört temel noktada toplanabilir (Tiru- neh, 2003). Gelişmekte olan ülkelerin bu sermaye ihtiyacının borçlanma ile karşılanma trendini Şekil.3’te görebiliriz. (IIF, 2018)

2008 küresel finansal krizine gelene kadar gelişmekte olan ülkelerin toplam borcunun GSYH’ye oranı benzer seviyelerde kalmayı sürdürmüştür. Bu ülke grubunun yükselen büyüme performansı 1980’lerden itibaren başlamış olsa da özellikle 1990’larda yaşanan gelişmekte olan ülkeler merkezli finansal krizler ve bu ülkelerdeki dalgalı görünüm sermaye akışının belirli ölçüde önüne geçmiştir. 2002’den itibaren bu oranın belirli ölçüde azalmasını ise uluslararası konjonktürün ve gelişmiş ülke kredi piyasalarının eskisi kadar geniş olmaması ile açıklamak mümkündür. Çünkü bu dönemden sonra gelişmiş ülkelerde kredi zorlukları ve borç krizleri baş göstermiştir (Esener, 2013). Küresel kriz sonrası ise yaşanan küresel likidite bolluğu sermaye akışı yönünden en çok gelişmekte olan ülkeleri olumlu etkilemiş; tıpkı sıcak para akışında olduğu gibi doğrudan borç servisinde de ciddi bir artış trendi ortaya çıkmıştır.

2018 yılının ilk çeyreğinin sonuçlarına göre gelişmekte olan ülkelerin üstlendikleri toplam borç yükü 68.9 trilyon dolara ulaşmıştır. Bu oran gelişmekte olan ülkelerde toplam GS- YH’nin 2,1 katına denk gelmektedir. Bir başka ifadeyle 2002 yılında gelişmekte olan ülkelerin toplam borç yükünün GSYH’ye oranı %135 seviyesinde iken günümüzde bu oran %211 düzeyine yükselmiştir. Oransal özellikle son 10 yılda ciddi bir yükseliş trendine girmiş olsa da dünyadaki toplam borçlulukta halen aslan payı gelişmiş ülkelerin üzerindedir. Gelişmiş ülkelerin toplam borç yükü 2018’in ilk çeyreğinde 178,3 trilyon dolara yükselmiştir. Bu oran gelişmiş ülkelerin toplam GSYH’sinin 3,8 katına karşılık gelmektedir.

Borcun dağılımına baktığımızda gelişmiş ülkeler daha dengeli bir görünüm sergilerken, gelişmekte olan ülkelerde borcun önemli bir kısmı hep reel sektörün üzerinde bulunmuştur. Tablo.1 gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin sahip oldukları borç yükünün sektörel dağılımını göstermektedir. 2002 yılında gelişmekte olan ülkelerde reel sektörün toplam borcunun GSYH’ye oranı %63,2 iken bu oran günümüzde %94,4’e yükselmiştir. Borçluluk oranlarında gelişmekte olan ülkelerin oransal olarak gelişmiş ülkelerin üzerine çıktığı tek kalem reel sektör olarak görünmektedir. Hızlı kalkınma ihtiyacı, sanayileşme hamleleri bununla birlikte küresel kriz sonrası hayata geçirilen genişlemeci para politikaları nedeniyle banka dışı özel sektör kurumlarının sermayeye düşük maliyetli olarak ulaşmaları gelişmekte olan ülkelerdeki reel sektör borçluluğunu hızla artırmıştır. Gelişmiş ülkelerde reel sektörün borçluluğunun toplam GSYH’ye oranı %89,4 seviyesinde bulunmaktadır.

Kamu borçlanmasında gelişmiş ülkelerin üzerindeki yükün çok ciddi seviyelere yükselmesinde yine küresel ekonomik kriz etkili olmuştur. Bankacılık sisteminin yaşadığı şokun ardından resesyondan çıkış sürecinde kamunun yaptığı harcamalar oldukça etkin bir rol oynamıştır. Gerek finansal sektörün toksik varlıklarının yüklenmesinde gerekse piyasaların ihtiyaç duyduğu likiditenin sağlanmasında gelişmiş ülkelerin kamu borçlanmaları bu dönemde ön plana çıkmıştır.

Bunun sonucunda kriz öncesi dönemde %70 düzeyinde seyreden kamu borcunun GSYH’ye oranı kriz sonrası dönemde %113,5 seviyesini görmüş; 2018’in ilk çeyreği itibariyle de %109,8’e gelmiştir. Gelişmekte olan ülkelerde ise 2000’lere kadar sıkça yaşanan finansal krizler ve dalgalanmalar nedeniyle kamu borçlanması uygulanan reform programlarıyla mali bir çıpa olarak disipline edilmeye çalışılmıştır. Bu bağlamda tarihsel olarak gelişmekte olan ülkeler açısından %40 düzeyinde devam eden kamu borçlanmasının GSYH’ye oranı küresel kriz döneminde %33 seviyesini görmüş, 2018’in ilk çeyreği sonunda ise %48,3’e ulaşmıştır.

Hanehalkı ve finansal sektörün borçluluğunda ise finansal sektörün derinliği, ürün çeşitlendirmesi ve bunun yanına ülke vatandaşlarının finansal sektöre penetrasyonu ve farkındalığı ön plana çıkmaktadır. Gelişmiş ülkelerde gerek sermaye piyasaları gerekse bankacılık kanalları fazlasıyla derin ve alternatifli bir yapıya sahiptir. GSYH büyüklüğüne paralel şekilde bankacılık sektörleri büyüklüğü de gelişmiş ülkelerde çok ciddi boyutlara ulaşmıştır. Şekil.4’te de görebileceğimiz üzere 2016’da yapılan bir çalışmadan alıntıyla finansal piyasalar gelişmişliğinde gelişmiş ülkeler başı çekmektedir. (Svirydzenka, 2016) Bunun yanında hanehalkının da finansal piyasalara penetrasyonu gelişmekte olan ülkelerde ciddi ölçüdedir.

Bir örnekle ifade etmek gerekirse hane halkının en çok kullandığı borçlanma çeşidi olarak konut kredileri ön plana çıkmaktadır. Konut kredilerinde toplam kredi büyüklüğünün GSYH’ye oranı gelişmiş ülkelerde ortalama %60 düzeyinde iken bazı ülkelerde

%100’ün de üzerine çıkmaktadır. Gelişmekte olan ülkelerde ise bu oran %2 den %40 seviyesine değişiklik göstermekte, medyan görünüm %14-15 seviyesinde gerçekleşmektedir. (Helgi Library, 2018) Bu bilgiler ışığında kriz döneminden itibaren azalma gösterse de gelişmiş ülkelerde hanehalkının toplam borcunun GSYH’ye oranı %73,4 seviyesine gelmiş; bu oran finansal sektörde %109,4 olarak gerçekleşmiştir. Finansal sektörün borçluluk oranının 2009’da gelişmiş ülkelerde %130 seviyesini görmesinin ardından %109,4 seviyesine gerilemesinde; küresel krizin etkileri açıkça görülmektedir. Gelişmekte olan ülkelerde ise hem finansal hem de hanehalkının borçluluk oranı yıllara göre görece yavaş bir ivme ile de olsa kademeli olarak yükselmiş; 2018’in ilk çeyreğinde hanehalkının borcunun GSYH’ye oranı %36,2’ye; finansal sektör tarafında ise

%32,2’ye yükselmiştir.

Özetlemek gerekirse genel manada gelişmekte olan ülkelerin 21. Yüzyıl borç görünümünüde reel sektörün öncülük ettiği bir artış ön plana çıkmaktadır. Reel sektörle birlikte gelişen finansal piyasalar ve yükselen refah seviyeleri ile hanehalkı ve finansal sektörün borçluluk oranında da reel sektör düzeyinde olmasa da bir artış gözlenmektedir. Kamunun borcu ise süreç boyunca %35-40 bandında dalgalanırken son dönemde reel sektörün kredi kanallarında gerçekleşen kademeli sıkılaşma ile kamunun borç yükünde de görece düşük bir artış gözlenmiş ve %48,3 seviyesine ulaşmıştır.

Gelişmekte olan ülkelerin borçluluk hikayesi genelde bu tablonun etrafında şekillense dahi ülkelerin borç yükü dağılımlarında kendi iç dinamikleri çerçevesinde farklılaşmalar göze çarpmaktadır. Şekil.5’te gelişmekte olan ülkeler olarak sınıflandırdığımız 30 ülkenin 2018’in ilk çeyreğine göre toplam borcunun GSYH’lerine oranlarını görebiliriz.

Gelişmekte olan ülkelerin karşılaştırmalı olarak borç dağılımına baktığımızda oransal olarak borcu en yüksek beş ülkenin dördünü uzak doğu ülkeleri oluşturmaktadır. Nominal olarak da göz ardı edilmemesi gereken bir ayrıntı yaklaşık 69 trilyon dolarlık gelişmekte olan ülkeler üzerindeki borç yükünün 39 trilyon doları satın alma paritesine göre ayarlanmış hesaplamalarda dünyanın şu anda en büyük ekonomisi olan Çin’in yükümlülüğünde bulunmaktadır. Şekilde uç değer olarak yer alan borcu en yüksek beş ülkeyi çıkardığımızda geriye kalan gelişmekte olan ülkelerin borcunun GSYH’ye oranı medyanda %129 olarak gerçekleşmektedir. (30 ülkenin Borç/Gsyh oranı %211)

Sektörel olarak borç dağılımına baktığımızda ise en yüksek reel sektör borçluluğu Asya ticaretinin merkezi Hong Kong, Çin ve Singapur’da bulunmaktadır. Özellikle devasa ekonomisi ve yüksek hızda büyümesi ile, sanayileşme hamlelerinin merkezi Çin ve etkisi altında olan ekonomiler reel sektör borçluluğunda en yüksek paya sahip ülkeler olarak ön plana çıkıyor. Hanehalkının borçluluğunda başı Güney Kore ile Lübnan çekerken, kamunun borçluluğunda ise yine ilk sıralarda Lübnan ve Singapur yer alıyor. Finansal kesimin borçluluğunda ise beklenilebileceği gibi Asya’daki borsaların ve finansal piyasaların kalbi olan iki merkez Singapur ve Hong Kong en yüksek borçluluk oranları ile karşımıza çıkıyor. Bu noktada Singapur ve Hong Kong diğer gelişmekte olan ülkelerden ciddi manada ayrılıyor. Singapur (%192,4) ve Hong Kong’un (%146,3) ardından gelen Güney Kore’de finansal kesimin toplam borcunun GSYH’ye oranı %82,6 olurken, 4. Ülke Şili’de bu oran %44,0’a geriliyor. Singapur ve Hong Kong dışarıda tutulduğunda gelişmekte olan ülkelerde finansal kesimin borçluluğu medyanda yaklaşık

%20 düzeyinde gerçekleşmektir. Finansal kesimin borçluluğunda bu rakamların ortaya çıkmasında ise gelişmekte olan ülkelerde finansal sektör içkinliğinin ve sermayenin finansal sektöre katılımının görece düşük olması yatmaktadır.

Gelişmekte olan ülkeler arasında en düşük borçluluğa sahip ülkeler ise ülkelerin refah düzeyi ile bazı noktalarda paralellik göstermektedir. Hanehalkının borçluluğu oransal olarak en düşük Nijerya ve Pakistan’da iken; reel sektörün borçluluğunda en düşük rakamlar Pakistan, Arjantin ve Nijerya’ya aittir. Kamunun borçluluk oranında yüksek doğal rezervlere sahip ülkeler en düşük oranlara sahip ülkeler olarak ön plana çıkmaktadır. Rusya, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri, %20’nin altında yer alan kamu borçları ile listenin en alt üç sırasında yer almaktadır. Finansal sektörün borçluluğunda ise, küresel finansal sisteme entegrasyonu oldukça düşük olan Gana, Nijerya, Kenya ve Pakistan %4’ün altında borçluluk oranıyla en düşük rakamlara sahiptir.2

Gelişmekte olan ülkelerin bu borçluluk görünümü içerisinde Türkiye görece olarak iyi bir performans sergilemektedir. Çalışmanın kalan bölümünde Türkiye’nin borç görünümü farklı kırılımlarıyla irdelenecek olsa da, karşılaştırmalı olarak değerlendirdiğimizde Türkiye’nin borç görünümü günümüzde sağlam dayanaklara sahiptir. Hanehalkının borçluluğunda 30 ülke arasında Türkiye %16,9’luk oran ile 17. Sırada yer alırken, finansal kesimin borçluluğunda ise %26,1’lik oran ile 11. Sırada yer almaktadır. Mineral enerji rezervleri bakımından zayıf bir görünüme sahip olmasına rağmen, ülkemiz benzer ülkelerden farklılaşarak kamu borcunda oldukça disiplinli bir görüntü sergilemektedir. Kamunun borcunun GSYH’ye oranı 2018’in birinci çeyreği itibariyle %28,2 olurken 30 ülke arasında Türkiye 25. Sırada yer almıştır. Gelişmekte olan ülkelerin karakteristik olarak çoğunluğunda olduğu gibi Türkiye’nin borç yükü ağırlıklı olarak reel kesim üzerindedir. Reel kesimin borcunun GSYH’ye oranı bu dönemde %65,5 olurken bu oranla Türkiye 11. Sırada yer almıştır.

Çalışmanın bundan sonraki bölümünde Türkiye’nin borçluluk görünümü değerlendirilecektir. Türkiye’nin borç görünümü, yerel ve uluslararası borçlar ile birlikte sektörel kırılımı ile masaya yatırılacaktır. Bununla birlikte borcun yapısı, vadesi, döviz kırılımları, borç çevirme oranları çalışmanın bundan sonraki kısmının odak noktasında olacaktır.

TÜRKİYE’NİN BORÇ GÖRÜNÜMÜ

Türkiye’nin borçlanma ve finansal piyasalara erişim noktasında tarihsel döngüsü 1980’lerden itibaren farklı bir rotaya girmiştir. 24 Ocak kararları liberalizasyon adımlarını atan hükümet, dış ticareti serbestleştirmiş, günlük kur uygulamasına geçilmiş, kâr transferlerine kolaylık sağlanmıştır. (Sarı, 2004) 1980 sonrası dönemde devletin büyük ölçekli ve geniş çaplı altyapı yatırımlarına girişmesi, enerji ve ulaştırma alanında büyük harcamalar yapması kamu açıklarına neden olmuştur. O zamana kadar TCMB kaynakları ile finanse edilen kamu açıkları, iç ve dış borçlanma ile karşılanır hale gelmiştir (Yavuz, 2009). 1990’lara gelene kadar ağırlıklı olarak bu açıklar iç finansman ile karşılanırken, TMCB kaynaklarının kullanılmamasının altında rezervlerden borçlanmanın enflasyonist baskı yaratması yer almaktadır (Özsoylu, 1992).

1990’lardan itibaren yetersiz iç tasarruflar nedeniyle oluşan sermaye açıkları iç borçlanma ile kapatılamamaya başlanmıştır. O dönemlerde finansal piyasalardan ucuz fon bulma imkânının da olması nedeniyle dış borç ödemesi kolaylaşmış, böylece dış borçlarımız hızla artmaya devam ederken borcun borçla ödendiği bir süreç yaşanmaya başlamıştır (Ulusoy, 2004). 1994’te yaşanan krizle birlikte ise Türkiye’nin borçlanma politikalarında ana ekseni IMF ile yapılan stand-by anlaşmaları belirlemiştir. (Yavuz, 2009)

2002 yılına geldiğimizde ise Türkiye’nin borçlanma hikayesinde yeni bir dönem başlamıştır. IMF’in uyguladığı stand-by programının yanı sıra; hükümetin kararlı politikaları ve yapılan yasal düzenlemeler ile Türkiye’nin borç görünümünde yeni bir patikaya girilmiştir. (Yavuz, 2009) Şekil 6’da 2002’den bu yana Türkiye’nin üstlendiği toplam borç yükünün sektörel dağılımını görebiliriz.

Türkiye’nin borç yükünü son 15 yılda değerlendirdiğimizde; gelişmekte olan ülkelerin taşıdığı bazı karakteristik özellikleri gözlemleyebilmemiz mümkün. Hızlı kalkınma ve sanayileşme hamleleri; bunun yanında yapılan büyük enerji, ulaşım ve altyapı yatırımları ciddi bir sermaye ihtiyacını da beraberinde getirmiştir. Bu projelerin hayata geçirilmesinde sıkça kullanılan yap-işlet-devret modelleri ile kamunun üzerindeki yük sınırlı kalırken; reel kesimde yaşanan büyümenin de etkisiyle reel kesimin borç yükünde ciddi bir artış gözlenmiştir. Buna göre 2002 yılında %21 seviyesinde olan reel sektörün borç yükünün GSYH’ye oranı; 2017 yılının sonunda %68 olarak gerçekleşmiştir.

Finansal sektörün gittikçe daha da derinlik kazanmasıyla birlikte, hanehalkının da sektöre içkinliği artmış süreç içerisinde hanehalkı ve finansal sektörün borçluluğunda artış gözlenmiştir. Bu süreçte hanehalkının borçluluğu %2’den %17 seviyesine gelirken; finansal kesimin borçluluğu ise %5 seviyesinden %26’ya yükselmiştir.

Kamunun borçluluğunu değerlendirdiğimizde ise Türkiye’nin güçlü performansı karşımıza çıkmaktadır. Gelişmekte olan ülkeler arasında kamu borcu düşük olan ülkeler genellikle yüksek doğal enerji rezervlerine sahip olan ülkeler olarak ön plana çıkmaktadır. Türkiye ise böyle bir rezerve sahip olmamasına rağmen 2002’den bu yana uyguladığı disiplini mali politikalar neticesinde kamunun toplam borcunun GSYH’ye oranını %76’dan %28’e kadar çekmeyi başarmıştır. Bu oran ile Türkiye gelişmekte olan ülkeler içinde 30 ülke arasında en düşük kamu borcu/GSYH oranına sahip 6. Ülke olarak ön plana çıkmaktadır. Türkiye’nin toplam borçluluk oranının gelişmekte olan ülkelerin ortalamasının altında kalmasında da yine kamu borcunun bu düşük seviyeleri önemli bir sebep teşkil etmektedir. Bir başka şekilde Türkiye’nin kamu borcunun sağlamlığını ifade etmek gerekirse Euro Bölgesi’nin bir parçası olabilmek ve Euro’yu para birimi olarak kullanabilmek için Avrupa Birliği’nin koymuş olduğu Maastricht kriterleri mevcuttur. Bu kriterlere göre kamu borç yükünün tavanı %60 olarak belirlenirken ve İspanya, İtalya, Portekiz, Belçika ve Fransa gibi ülkeler %100’ün üzerine gelecek oranda bir kamu borcuna sahiptir. (European Commision, 2018)

Türkiye’nin oldukça başarılı bir performans sergilediği kamu borçluluğunda biraz daha detaylı ayrı bir parantez açmak gerekir. Ülkelerin istatistik yayımlarında veya ülke ekonomilerine ilişkin yayımlanan raporlarda kullanılan ve genel olarak “kamu borcu” veya “ulusal borç” olarak adlandırılan bilgiler aslında çoğu zaman “genel yönetim” sektörünü, kimi zaman da “merkezi yönetim” sektörünü ifade etmektedir. (Derya, 2015) Hazine müsteşarlığından derlenen verilere göre 2018’in ikinci çeyreğinde kamunun net borç stokunun Türkiye’nin GSYH’sine oranı %9,0 düzeyinde gerçekleşmiştir. Bu oran kamunun toplam borçlanmaları olan brüt iç ve dış borçlarından TCMB net varlıkları, kamu varlıkları ve işsizlik sigortası fonu net varlıklarının çıkarılmasıyla hesaplanmaktadır. (Kamu Finansmanı Genel Müdürlüğü, 2018) Genel yönetim borç stokunun %83 seviyesinde bir kısmı borçlanma senetleri ile gerçekleşirken yaklaşık %17’si ise kredi kullanımları vasıtasıyla oluşmuştur.

Kamudaki mali disiplinin bir başka göstergesi de kamu borcunun borçlanma kompozisyonunda ortaya çıkmaktadır. 2003 yılına baktığımızda borçlanmanın %55’i dalgalı oranlar üzerinden gerçekleşirken (%7 Tüfe Endeksli, %45 piyasa endeksli) %45’i sabit oranlar üzerinden gerçekleşmiştir. Yükselen piyasa oranları karşısında sürpriz ekstra maliyetler çıkarabilen bu kompozisyon seneler içerisinde şekil değiştirmiştir. 2018 yılının 2. Çeyreğine geldiğimizde borç yükünün %76’sı sabit oranlar üzerinden %24’ü ise dalgalı oranlar (%12 Tüfe Endeksli, %12 Piyasa Endeksli) üzerinden gerçekleşmiştir. (Hazine ve Maliye Bakanlığı, 2018) Bu durum kamu borçluluğunda öngörülebilirliği artırırken orta ve uzun vadeli bütçe ve ödeme planlaması yapılmasını da kolaylaştırmaktadır.

Türkiye’nin toplam borçluluğu ve bu borçluluğun sektörel kırılımının yanında en çok bahsi geçen borçluluk göstergesi olarak Türkiye’nin dış borçluluğu ön plana çıkmaktadır. Dış borç dediğimiz olgu tanımsal olarak “Bir ülkenin belirli bir zaman dilimi içindeki gayrisafi yurt dışı borçları, o ülkede yerleşik olmayan kişilerden bir sözleşmeye dayanarak sağlanmış olan kısa, orta ve uzun vadeli yükümlülüklerin toplamıdır” (IMF, 2003).Çalışmanın farklı yerlerinde belirtildiği üzere Türkiye gelişmekte olan ülke olmasının bir özelliği olarak dış sermayeye ve dolayısıyla dış borçlanmaya ihtiyaç duymaktadır.

Türkiye’nin dış borçlanma serüveninde dönüm noktası 1980 dönemi olmuştur. O dönemde önceki ithal ikameci büyüme politikaları terk edilirken, serbestleşme hareketleri ile ihracata dayalı büyüme modeline geçilmiştir. Bu model ihracatı arttırırken özellikle yüksek ara ve yatırım malları ihtiyacı nedeniyle ithalat daha da hızlanmış ve dış ticaret açığı Türkiye ekonomisi için kayda değer bir büyüklüğe ulaşmıştır. Bu açıklığın finanse edilmesinde de ise dış borçlar ön plana çıkmış; Türkiye ekonomisi dış kaynak sağlama suretiyle büyümüştür. (Oskay, 2010 ) 1990 sonrası dönemde Türkiye’nin dış borç seyrinde çok önemli bir değişiklik olmamış, GSYH’ye oranı %30-35 seviyesinde dalgalanmıştır. 1999 yılından itibaren ise hızla artışa geçmiş, yaşadığımız 2001 krizi ile %58 seviyesine ulaşmıştır. Kriz etkisinin silinmeye başladığı dönemden günümüze gelene kadarki dönemde ise Türkiye’nin dış borç rakamlarındaki değişimi 2011 öncesi ve sonrası şeklinde bir ayrım içerisinde göstermek mümkündür. Şekil 7’de Türkiye’nin 2002’den bu yana dış borç yükünün gelişimi takip edilebilir.

Türkiye’nin dış borçluluğunda 2002 sonrası dönemde uygulanan disiplinli politikalar, döviz kuru seviyeleri, bunun yanı sıra küresel konjonktürün uygunluğu gibi faktörler neti- cesinde dış borcun GSYH’ye oranını %35 seviyesinde tutmayı başarmıştır.

Küresel krizdeki anomali bir kenara bırakıldığında bu durum 2011’e kadar devam etmiştir. 2011’den sonra ise Türkiye’nin dış borç görünümü çeşitli iç ve dış faktörün etkisiyle 2017 yılına dek düzenli olarak artış göstermiştir. 2018 yılının ikinci çeyreğine geldiğimizde ise Türkiye’nin nominal dış borç büyüklüğü 456,9 milyar dolara ulaşmış; bu borcun GSYH’ye oranı ise %51,8 olarak gerçekleşmiştir.

Brüt dış borç stokunun yanında, daha çekirdek borçlanmayı gösteren Türkiye’nin net dış borç stoku da bu noktada önemli bir gösterge olarak karşımıza çıkmaktadır. Brüt borç stokundan bankacılık sektörünün borçlanması ile birlikte; parasal sektörünün yurtdışın- daki net varlıkların çıkarılmasıyla Türkiye’nin net dış borç stokuna ulaşılmaktadır. 2018’in ikinci çeyreğinde bu oran %34,1 ile 300,4 milyar dolar seviyesinde gerçekleşmiştir.

Türkiye’nin dış borçluluğunda sektörel görünüm kamunun gidişatında toplam borçluluk serüvenine paralel hareket etmiştir. 2009 ve 2017 yıllarında küresel kriz ve darbe girişimi gibi iki şokun yaşandığı dönemlerde kamunun üzerindeki dış borç yükünde sıçramalar gerçekleşse de genel olarak kamu oldukça başarılı seviyelerde seyretmektedir. Diğer taraftan 2002 yılından bu yana finansal sektörün dış borç yükünde hızlanması reel sektörden daha hızlı gerçekleşmektedir. Bu noktada reel sektör dış borçlanmanın önünde ağırlıklı olarak iç piyasadan borçlanırken; finansal sektör dış piyasalardan borçlanma yolu ile aldığı fonlar sayesinde ülke içerisinde reel sektörü fonlamaktadır. Bu durum neticesinde de toplam borçluluk oranında reel sektörün ciddi bir sıçraması söz konusu olmuştur. (Bknz. Şekil 6)

Gelişmekte olan ülkeler ile karşılaştırıldığında Türkiye’nin dış borç yükü ortalamanın belirli bir miktar üzerinde yer almaktadır. Bu noktada dış borçlanma rakamlarının daha karşılaştırabilir hale gelmesi için “vergi cenneti” olarak adlandırılan ülkelerin ve uç örneklerin göz ardı edilmesi gerekmektedir. Çünkü bu ülkelerde görünen borç yükü, o ülkenin yerel dinamiklerini yansıtmamaktadır. Örneğin Asya finansal piyasaların merkezinden biri Singapur’da bu oran %453 seviyesinde iken, vergi cennetleri İrlanda’da %684, Lüksemburg’da ise %6307 seviyesindedir. Şekil 8’de gelişmekte olan ülkelerin dış borç yükünün GSYH’ye oranı karşılaştırmalı olarak takip edilebilir.

Dış borçluluk rakamları ve finansman ihtiyacı değerlendirilirken; göz önüne alınması gereken bir diğer rakamsal büyüklük ise kısa vadede Türkiye’nin üzerinde bulunan borç yükümlülüğüdür. Diğer bir ifade ile Türkiye’nin önümüzdeki bir sene içerisinde döndürmesi gereken borç yükümlülüğü; bize borcun sürdürülebilirliği açısından ipucu vermektedir. Bu doğrultuda baktığımızda 2018 Temmuz ayından itibaren bir sonraki on iki aylık dönemde kısa vadeli dış borç yükü ile birlikte; itfası gelen uzun vadeli dış borç yükünün toplamı 181,3 milyar dolar seviyesine işaret etmektedir. Bununla birlikte yine aynı ay içerisinde 12 aylık cari açık rakamı 54,6 milyar dolar olarak açıklanmıştır. Bu rakamlar Türkiye’nin bir yıl içerisinde döndürmesi gereken finansman rakamının 235-236 milyar dolar civarında olduğunu göstermektedir.

Sıkılaşan küresel likidite, jeopolitik gelişmeler, bununla birlikte yaşanan darbe girişimi, yükselen enflasyon ile iç piyasanın sıkılaşması gibi sebepler nedeniyle Türkiye’nin risk primleri son dönemde yükselmiş, kredi ve borçlar daha maliyetli hale gelmiştir. Bu koşullarda Türkiye’nin önündeki bu finansman ihtiyacı ve yöntemi daha da önem arz eder bir hâl almıştır. Bununla birlikte Türkiye’nin dış borçları çevirme oranlarında şu aşamada bir sorun görünmemektedir. Küresel krizden çıkış sonrası dönemde gerek reel sektör gerekse finansal sektör çok büyük oranda borç çevirme rasyolarını %100’ün üzerinde veya civarında tutmuştur. 2018’in temmuz ayında reel sektörün borç çevirme rasyosu %119,9 olarak gerçekleşirken; bu oran bankacılık sektörü için %98,8 olarak gerçekleşmiştir. (TCMB, 2018)

Dış borcun bir başka yapısal göstergesi olarak borcun döviz cinsine göre dağılımı ise görece olarak stabil bir patika izlemektedir. Özellikle, IMF’in kullandığı belli para birimlerinin oluşturduğu sepetten endekslenerek hesaplanan Özel Çekme Hakları (SDR)’nın 2011 itibariyle sıfırlanmasından bu yana döviz kırılımındaki görünüm çok değişmemiştir. 2018’in ikinci çeyreği itibariyle Türkiye’nin dış borcunun %59’u dolar cinsinde iken %32’si Euro %6’sı TL

%3’ü ise diğer para birimlerinden oluşmaktadır. (Hazine ve Maliye Bakanlığı, 2018)

Gelişmekte olan ülkeler yetersiz iç tasarruflar, cari açıklar, bütçe açıkları, sanayileşme ve kalkınma hamleleri, büyük yatırım ve reformların finansmanı, savunma giderleri gibi sebepler nedeniyle önemli ölçüde dış finansmana ihtiyaç duymaktadır. Bu dış finansman ihtiyacı ağırlıklı olarak doğrudan borçlanma yoluyla karşılanmaktadır. Küresel borçluluk rakamlarına baktığımızda da bu motivasyonlardan yola çıkarak gelişmiş ülkeler kadar olmasa da gelişmekte olan ülkelerin borç yükünde ciddi bir artış olduğunu gözlemleyebiliyoruz. Gelişmekte olan ülkelerin özelliklerini taşıyan Türkiye de bu patikaya benzer bir yolu takip etmiştir. 2002 sonrası küresel krize kadar borç oranında kademeli bir azalma kendisini gösterirken; küresel kriz sonrası dönemde bu oran giderek artmıştır. 2017 yılında bu doğrultuda Türkiye’nin toplam borcunun GSYH’ye oranı %139 olarak gerçek- leşmiştir. Karşılaştırmalı olarak diğer gelişmekte olan ülkelerle değerlendirildiğinde ise Türkiye’nin borçluluğu gelişmekte olan ülkelerin ortalamasına tekabül etmektedir.

Borçluluk oranlarında dışarıdan finansman söz konusu olduğunda da Türkiye dış borç rakamlarıyla son dönemde yine bir artış trendi içerisine girerken; gelişmekte olan ülkelere kıyasla ortalama düzeyde yer almaktadır. Doğrudan yatırımlarda uzun yıllardır yıllıklandırılmış rakamlarda 10 milyar dolar seviyesinde dolanırken portföy yatırımları küresel konjonktüre paralel dalgalı bir yapı izlemektedir. Küresel likiditenin sıkıştığı, belirsizliğin arttığı öngörülmesi güç bir döneme girdiğimiz şu ortamda Türkiye’nin sermaye açığını karşılamada geçici çözümler yerine uzun vadeli ve kalıcı çözümlere yönelmesi hiç olmadığı kadar ihtiyaç halini almıştır. Bu noktada yatırımcılar ile ortaklıklara gidilmek, doğrudan yatırım kanallarını açmak, genişletmek; yatırımcı dostu bir ekosistem oluşturmak, üretim odaklı politikalarla finansman kalitesini artırmak kayda değer etkiler yaratacaktır. Bunların yanı sıra yurtiçinde iktisadi, finansal, politik noktalarda öngörülebilir istikrarı sağlamak Türkiye’nin bu sermaye ihtiyacının karşılanmasında çok ciddi pay sahibi olacaktır.

YazarMustafa Berk ERDAL

Kaynak: Bilimevi İktisat Dergisi (4. Sayı)

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner16

banner15

banner21