Türkiye'de nasıl bir gazetecilik anlayışı var?(Özel)

Röportaj: Fahri Sarrafoğlu

 1946 yılında İzmit’te doğan Atilla Girgin, 1965’te Saint Joseph Fransız Lisesi’nden, 1969 yılında da, Ankara Üniversitesi, Siyasal Bilgiler Fakültesi, Basın Yayın Yüksekokulu’ndan mezun oldu. Anadolu Ajansı Istanbul Bölge Müdürü olarak 8.5 yıl çalıştıktan sonra, 23 Temmuz 1993’te, TRT Haber Dairesi Başkanlığı’na getirilen Girgin, sağlık nedenleriyle bu görevden ayrılınca, 3 Ocak 1994 tarihinde, Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’ne öğretim görevlisi olarak atandı. Girgin şu an birçok gazete ve tv'de çalışan yüzlerce öğrencisi olan ve halen birçok üniversitede ders vermeye devam eden, gazatecilerin hocası ....



Hocam sizce Türkiye’de sizce nasıl bir habercilik anlayışı var?

Bu soruyu yanıtlamadan önce ülkemizle ilgili bazı bilgileri anımsamakta yarar görüyorum.

Kitap: Bir araştırmaya göre, Türk halkı, kitap okumaya yılda yalnızca 6 saat ayırıyor. Türkiye, kitap okuma konusunda çoğu Afrika ülkesinin gerisinde kalmış durumda.
Kütüphane; Türkiye'deki kütüphanelerde 13 milyon kitap bulunmasına karşılık, Bulgaristan'da 46 milyon, Rusya'da 739 milyon, Almanya'daki kütüphanelerde 104 milyon kitap var. Türkiye'de kütüphanelere kayıtlı üye sayısı 493 bin 500 iken, İran'da 7 milyon, Fransa'da 16 milyon, İngiltere'de 35 milyon kütüphane üyesi bulunuyor.
Dergiler: Türkiye'de, toplam 6 bin 549 gazete ve dergi yayımlanmaktadır. World Association of  Newspapers” verilerine göre, dünyada günlük tirajları 14 milyon ile 600 bin adet arasında değişen ilk 100 gazete içinde hiçbir Türk gazetesi bulunmamaktadır.

Özetle söz konusu veriler, okuma alışkanlığı bulunmayan yurttaşlarımızın önemli bir bölümünün, eğitim ve kültür yoksunu olduğunu ortaya çıkarıyor.

Medya organları da bunu bildiği için düşünce değil görüntüye önem veriyorlar sanırım?

Bu nedenle Türkiye’de medya, okunacak, üzerinde düşünülecek bilgi ve haberler yerine, içerik özürlü, görüntü ağırlıklı, kişilerin komplekslerinin en az bir bölümünü tatmine yönelik, sık sık kaba gücün sergilendiği, ilkesiz siyasetin yanı sıra cinsellik ve porno temalı haberlerle yüklü.

Hocam bu döngü nasıl tersine çevrilebilir?

Medya, siyaset ve sermayeyle iç içe, kol kola olduğu bir düzende, hedef kitlenin taleplerine uygun yayın yapar. Bu “demokratik” her ülkede böyledir. Medyayı etkilemek düzeltmek ya da değiştirmek için, girişim ve uygulamalara önce bireyden dolayısıyla toplumdan başlamak gerekir.

Bir ülkenin, eğitim, kültür ve sermaye düzeninde, toplumsal ilişkilerinde, değişiklikler ve yenilikler yapmadıkça medyada hiçbir şey gerçekleştiremezsiniz.

Okullarda öğretilen habercilikle piyasada ya da şu anda medyada habercilik için neler söylenebilir? Öğrencilerin kafası karışıyor mu?

Öncelikle bırakın öğrencileri, benim bile kafam hala karışık. Yıllardır soruyorum; yanıt arıyorum ve kimseden alamıyorum. Bilen var mı? Bir ülkede, 1948 yılından bu yana gazetecilik eğitimi verilmesine, 1965’ten itibaren de bu eğitimin 4 yıl olarak belirlenmesine, 1992’den bu yana da söz konusu eğitimi veren yüksek okulların “fakülte” diye adlandırılmasına, 2013 yılı başlarında gazetecilik eğitimi veren 57 (bu arada yenileri eklenmediyse elli yedi) fakülte ve bu fakültelerden mezun on binlerce genç bulunmasına rağmen, gazete yazı işleri müdürleri niçin hala lise mezunu?

Resmi ilan alan gazetelerin zorunlu kadrolarındaki muhabirlere niçin mesleki alanda yüksek öğrenim koşulu getirilmiyor?

Bir de yıllardır, insanların beynini ”bağımsızlık”, “tarafsızlık” hurafeleriyle yıkayan yalancıları ortaya çıkarmakla görevlendirdim kendimi. “Medyada bağımsızlık ve tarafsızlık yoktur. Medya sermayeyle politikayla iç içedir ve bunlara bağımlıdır. Önemli olan namustur, dürüstlüktür. İnsana saygıdır. Akşamları aynaya rahat bakabilmektir.” diye bas bas bağırarak... Bu arada laf aramızda, sesim kısıldı; ama değişen hiçbir şey yok.

Öğrencilerinize karşı neler söylüyorsunuz daha doğrusu bu durumu nasıl açıklıyorsunuz?

Bunların yanı sıra ders verdiğim fakültelerdeki öğrencilerime, akademik eğitimin “temel nitelikler taşıdığını” oysa piyasa uygulamalarında, yayın politikalarının, hedef kitlenin taleplerine göre belirlendiğini yineleyerek:
“Sizden istenen kimliğiniz, kişiliğiniz ve onurunuzla çelişmiyor ya da çakışmıyorsa çalışmayı sürdürürsünüz. Sonrası sizin seçiminiz.” diye sık sık hatırlatmalarda bulunuyor; yazdığım kitaplarda dile getirdiğim “başıma gelenlerden” örnekler veriyorum.

 Bir zamanlar “besleme basın” vardı. Şimdi ise acaba adı mı değişti, siyasi ilişkiler üzerinden habercilik yapılıyor.

İkinci sorunuza verdiğim yanıtta, bu konuya kısa da olsa değindim. Biraz eklemeler yapayım. Öncelikle “besleme” kelimesini insafsız buluyorum. Basının bir bölümü muhaliflerini eleştirirken “besleme” diyor; kendileri için de kapılı kapılar arkasında, “besleme” yerine “destekleme” ifadesini kullanıyor.
Osmanlı Devleti ve Türkiye Cumhuriyeti dahil, çeşitli ülkelerin basın tarihilerini incelersek, gazete çıkarmak için gerekli sermayeyi hep birilerinin verdiğini görürüz: önceleri doğrudan ya da dolaylı olarak devlet, sonraları onun yanı sıra çeşitli kurum, kuruluş ve kişiler.

Hocam, size sorsak,  bunca birikiminize,  onca deneyiminize rağmen niçin gazete çıkarmadınız, televizyon kurmadınız; radyo istasyonu açmadınız?

 Sermayem yoktu da ondan. Ayrıca bağlılık ya da bağımlılıklardan yararlanmayı da bilemedim. Bu arada ülkenin son gündem konularından birinin, “Bazı gazeteci ve yazar-çizerlerin,  Başbakanımız merhum Adnan Menderes’ten yardım talepleri” olduğunu anımsatmakla yetiniyorum.

 Haberin dili konusunda neler söyleyebiliriz, Hocam?  Bilgilendirici değil; tamamen denize atılan olta gibi yani okuyucuyu balık gibi gören bir haber dili diyebilir miyiz?

Bilindiği gibi, “Toplumsal Simge Düzeni” olduğu için dil, bir toplumun gelişmişlik düzeyini de yansıtır. Geri kalmış ülkelerde ya da dışa kapalı toplumlarda, dilin yapısı oldukça yalındır. Ayrıca kullanılan sözcük sayısı da sınırlıdır.

Bu çerçevede, özellikle gelişmekte olan ülkelerde, dil eğitimine daha bir özen gösterilmelidir.
Basının temel ürünü haberin en önemli özelliklerinden biri, "anlaşılırlık" ya da "anlam taşıma"dır. Bu nedenle anlaşılırlığın sağlanmasında dili kullanma çok önemlidir.


Çünkü insanoğlunun dili, yalnız onun konuşabilmesi, düşündüğünü başkalarına iletebilmesi demek değildir. Dil dediğimiz düzen, insanın gözüdür; beynidir; düşüncesidir; ruhudur.

Günümüzde, Türkçe konuşma dilinin, yazı dilinin giderek yozlaşması söz konusu, bu konudaki görüşlerinizi de alabilir miyim hocam?

Dilin yozlaşması:
Yabancı kelimelerin bolca kullanılması,
Anlatımda öz ve içerik yerine bol sıfatlı betimlemelere yer verilmesi,
Sık sık terimlere başvurulması
Sloganların ağırlık kazanması sonucu ortaya çıkar.
Bu çerçevede, yalnızca basın dili için değil; ülkemiz halkının konuştuğu Türkçe için de önlemler alınması gerekir.
Bu nedenle dilimiz, öncelikle yabancı kelimelerden ve sloganlardan arındırılmalıdır.
Yineliyorum; dilin bozukluğu, yalnızca yüksek öğretim kurumlarındaki eğitimin yetersizliğinden kaynaklanmamaktadır. Zaten dil üniversitede değil; evde: Baba ocağında, ana kucağında; sonra da ilköğretim kurumlarında öğrenilir. Yüksek öğretim kurumlarında ise kullanılır.

Sorunun ana kaynağı nedir peki hocam?

Sorun, eğitim, bilgi ve ilgi sorunudur. Birilerine, "Hello" ile başlayan "Bye bye" ile biten; içinde Türkçe karşılıkları olmasına rağmen, onlarca yabancı kelime barındıran cümlelerle konuşmamaları gerektiği en kısa sürede öğretilmelidir.

Örneğin, TRT’nin saat 20.00 ana haber bülteninde, sunucu, Türkçe “ayrıntı” kelimesi bulunmasına rağmen hala “detay” diyebilmektedir.  Çare mi? Öncelikle dil ailede önemsenmeli, bir yandan da çocuklara yoğun bir biçimde okuma alışkanlığı aşılanmalıdır. Toplumsal boyutta ise “Türk Eğitim Düzeni A'dan Z'ye gözden geçirilerek, Türkçe'nin egemenliği yeniden sağlanmalıdır.

 İnternet haberciliği konusunda gelinen nokta sizce nasıldır? Haberin takibi ve güncelliği acısından değerlendirirsek…

Günümüz internet haberciliğinde gazete, televizyon ve ajans haberleri yoğun biçimde, izinsiz ve gelişi güzel kullanılıyor; bazen de saptırılarak… Ahlaki değerler çok sık göz ardı ediliyor. Birçok haberde halkla ilişkiler çalışması, propaganda ya da reklam kokusu var.

Özel haber kaynakları yeterli değil. Haber denetimi yok gibi. Haberin doğruluğu sınanmıyor; olumsuz yan etkileri düşünülmüyor. Varsa yoksa hız ve nicelik.  Bir yandan da tekelcilik alabildiğine yayılıyor. Gelişmeler, tam ilkel kapitalizm yöntemlerini anımsatıyor. Var olmak için her şey geçerli.

Neyse ki, bu alana çok gecikmiş olsa da yasal bir çerçeve getirilmek üzere… Yeni yasayla internet haberciliği resmen bir meslek olacak ve hukuki çerçeveye oturtulacak. Yasanın çeşitli sınırlamaların yanı sıra teşvik önlemleri ve parasal kaynaklar içerdiğini de biliyorum.  

Eskiden bize öğretilen “haberi takip anlayışı” vardı. .Bugün ise sanki bu iyice bırakıldı. Haberde okuyoruz: adam karısını öldürdü, Peki niye öldürdü? Bir gün önce neler oldu; daha sonra neler oldu? Yok bunlar… Sadece flash olsun, kan olsun yeter; gibi...

Haber takip anlayışı, başka bir deyişle “fikri takip” bir zamanlar (30-40 yıl önce, benim gazeteciliğe başladığım yıllarda) gazeteciliğin temel ilkelerinden biriydi

Gazetecilikte, ilgilenilen, hakkında yazı yazıp haber yapılan işin peşini bırakmamak, olayı sonuna kadar izlemek olarak tanımlanır, fikri takip.

Bu uygulama, süreç içinde iletişimdeki teknolojik gelişmeler, haber konularının, türlerinin ve sayısının artması, bunlara bağlı olarak insan beyninin yorgunluğu, boş zamanların azalması gibi çeşitli nedenlerle toplumsal önemini yitirdi.
Oysa haberi yazarken, olayın geçmişini bilmek, haberciye kullanacağı kelimelerin seçiminde bile yardımcı olur. Örneğin, haber kaynağından kullanılacak ifadeler eskiyse “tekrarladı”, yeniyse “açıkladı” denir.

Kişisel ve toplumsal değerlerimiz, bilgimiz ve ilgimiz azaldıkça, yozlaştıkça, günümüz koşullarına uyarlandıkça medya içerikleri de değişiyor. Çünkü bir kez daha anımsatıyorum: Medya içeriğini hedef kitle belirler.


              Üç özdeyişle bu konudaki görüşlerimi sonlandırmak istiyorum.
              Her gazete, halka hangi fikir gölgesini istiyorsa onu satan bir dükkandır.
  Hanore de Balzac
 Bir gazete ancak, yayıncılık anlayışının ve ilkelerinin çok sayıda kişi tarafından
 paylaşılması durumunda yaşayabilir.
Alexandre de Tocqueville
Basında kalite, piyasanın tercihlerinin tatmin edilmesidir.
Rupert Murdoch


 Batıda bir haber yapılacağı zaman "bomba haberi" ya da "PKK saldırısı” gibi ya verilmiyor ya da küçük veriliyor. Biz de ise ya tam sayfa ya da yangına körükle gidilerek veriliyor. Bu anlayışı doğru buluyor musunuz?

Bu sorunuza öncelikle şu ifadelerle cevap vermek isterim:“Gazeteci, mesleki uygulamalarının her aşamasında: eylemciliğe girişmeden, yandaşlığa ya da karşıtlığa kalkışmadan, yalnızca “gözlemci ve olay tanığı” olduğunu asla unutmamalıdır.


Gazetecinin temel görevi, olayları gerçek, açık ve dürüst bir biçimde be¬timlerken, habere konu olan bireye (bireylere) ve onun (onların) yakınlarına yönelik yarar ya da zararla, toplumun, “dünyanın gerçek yüzünü görüp öğ¬renme” gereksinimini dengelemektir.


Bu denge de, meslek etik’i ilkeleri çerçevesinde, “bilgi aktarma ve örnek olma” ölçütleri özenle değerlendirilerek kurulmalıdır.” Ayrıca kitaplarımda yer verdiğim bu konudaki özdeyişlerden birkaç örneği şöyle sıralayabilirim:
Dünyanın ekseni haber değildir. Haberci, görevini yaparken ahlaksal, hukuksal, toplumsal, ulusal ve uluslararası sorumluluklarını unutmayan kişidir.
Atilla Girgin
Gazetecinin görevi, kanaatleri pazarlamak ya da inançlar uğruna kargaşa yaratmak değil; araştırma yapmak ve haber yazmaktır.
Johannes Gross
Manşetlere uygun yeni bir skandalın ortaya çıktığı anda, gazetecinin olaya, mesleki bilgisini, cesaretini kullanarak kuşkuyla yaklaşması gerekir.
Wolf Schneider
Okurlarına, izleyicilerine ve dinleyicilerine karşı sorumluluk duyan gazeteci ajanslara, çıkarcı kişi ve gruplara, gösterilere ve skandallara olduğunca az inanmalı; çarpıtılmış haberlere, sabırla ve inatla karşı çıkmalıdır.
Paul-Josef Raue

Görüşmemize, son bölüm olarak neleri eklemek istersiniz hocam,

30 yıla ulaşan gazetecilik yaşamımda (muhabirlik ve yöneticilik dahil) ülkeme, devletime ve ülkem insanına zarar vereceğini düşündüğüm hiçbir haber yazmadım; yazdırmadım; yayın(m)lamadım; yayın(m)latmadım.

Bu tür tercihlere “sansür” demeye kalkışan onursuzlar da çıktı. Benim için insan, can, hep haberden önemli olmuştur. Bu yüzden söz konusu uygulamalarımdan gurur duyuyor; onları beynimde ve göğsümde onur belgesi olarak taşıyorum. Teşekkür ediyorum.


Anahtar Kelimeler:
1
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.