Yaşamak için bagajınızı azaltın, prangalarınızı da çözün

SONDEVİR / Bilal Alkan

Diş hekimleri duayenleri röportajlarımızda bu sefer yine farklı meslektaşımızla birlikteyiz. Diş hekimi, seyyah, siyasetçi, fotoğrafçı ve tabii bir de baba.

Süleyman Gündüz’ü tanıyanlar onu bir yazar olarak, bir siyasetçi-milletvekili olarak da kamuoyundan tanırlar. Ama asıl mesleği diş hekimliği olan Gündüz ile ayaküstü söyleşi gerçekleştirdik.

Süleyman Gündüz Bey ile Hünkar Kasrı’nda kendisinin çektiği fotoğraflardan oluşan “Kudüs Sergisi”ni gezdiğim sırada karşılaştım. Kudüs’e gideceği için uçak saati yaklaştığı halde kırmadı.

İşte söyleşimizden öne çıkanlar:
Süleyman Bey sizi tanıyarak başlayalım. Bilinler bilir; sizin diş hekimliği, tarih, fotoğrafçılık, gazetecilik, yazarlık gibi pek çok meslek dalında maharetlisiniz. Okurlarımıza mesleğinizi tanımlayarak başlasak, asıl mesleğiniz nedir?

DİŞ HEKİMLİĞİNİN ÖNCELİĞİ TEDAVİ VE ESTETİKTİR

- Doğrusu ben diş hekimiyim. Diş hekimliğinin zaten ilk öncelediği şey tedavi ve estetiktir. Estetik sizin hayatı farklı bir gözle görmenizi sağlıyor. Estetik aynı zamanda güzelliği beraberinde getiriyor. Güzel olana dair ilginiz artıyor. Ben 70’li yılların üniversite öğrencisiyim. Bizim dönemimizde hem bir kaos vardı o dönemlerde siyasal düşüncelerin birbirleriyle çok ciddi bir mücadelesi vardı. Aynı zamanda dünya üzerinde de bir kısım değişiklikler vardı.

Sizi, etkileyen neydi?

Devrimler çağıydı bizim bulunduğumuz dönem. O çağ bizi etkiledi doğrusu ben 75’lerden itibaren dünyadaki bütün gelişmelere -üniversiteli olmamın getirdiği birceydi- kulak kesilen bir insandım. İlk olarak 79’u 80 ’e bağlayan dönemde Afganistan’a gittim. Bu ilkiniz daha sonrakileri de beraberinde getiriyor. Daha sonra İran-Irak Savaşına gittim. Ondan fazla savaşa tanıklık ettim. Ve bu savaşlar kendi medeniyet coğrafyamız üzerinde olan savaşlardı . Bunlar sizin üzerinize belli bir sorumluluk yüklüyor.

Kaç yıl aktif diş hekimliği yaptınız?

Ümraniye’de bir arkadaşla birlikte çalıştım ama çok kısa bir süre.Esas olarak Sakarya’da muayenehanemde çalıştım 20 sene.

DİŞ HEKİMLİĞİ HEM RAHAT HEM BAĞLAYICI BİR MESLEK

Diş hekimliği nasıl bir meslek sizce?

Hem bir taraftan iaşenizi temin edebileceğiniz, geçiminizi sağlayabileceğiniz mesleğinizi icra etmeniz gerekiyor. Diş hekimliği bu konuda hem rahat hem bağlayıcı bir meslektir.

Hiç unutmam Bosna Hersek ile 92-95 dönemlerinde ilgilendiğimde İstanbul’dan Sakarya’ya gelen bir hastam vardı. Gazeteciydi, o zamanlar bir gazetede köşe yazarlığı yapıyordu. Ben onun koruyucu tedavisini yapmıştım. Sonra dedim ki; siz bana 15 gün sonra kontrole gelin. Ben Bosna’ya gidip geleceğim. Ben gidip 3 ay sonra dönmüştüm. O da gazetede yazı yazmıştı:

“Adam benim koruyucu tedavimi yaptı bıraktı gitti. Acaba haber alan var mı? Kendisine ulaşamıyorum. Gören duyan var mı? 3 ay sonra döndüğümde çağırmıştım kendisini. Tabi süreklilik arz eden bir meslek olduğu için hastanızı da takip etmeniz gerekiyor. Sonra bu konuda tedbirimiz 2 hekim birlikte çalışmak oldu. Yani sizin bıraktığınız yerde bir başka hekim arkadaş devralıyordu.

DİŞ HEKİMLİĞİ MAHREM BİR MESLEKTİR

Peki, buna ekip işi diyebiliriz ama danışanlarınız tepki vermiyor muydu? İlla da kendi hekimim baksın bana diye?
Yani insanlar genellikle alışkanlıklarının peşinde olurlar. Bir hekime alışırsınız, her şeyinizi o hekime emanet edersiniz. Berbere alışırsınız kendinizi o berbere emanet edersiniz. Yani diş hekimliği de böyle bir şeydir. Diğer branşlarda bunu çok fazla görmek mümkün olmayabilir. Orada da nihai olarak tıbbi alanlar var ama diş hekimliği öyle değil. Diş hekimliği biraz da mahrem sayılan bir alan.

Fobi ve güvenin de içinde olduğu bir meslek değil mi?

El becerisi, hastaya olan yaklaşımınız, sizinle hasta arasındaki direk ilişkiyi çok fazla etkileyen etkenlerdendir. Dolayısıyla zor olan bir şeydi ama ben o zorluklar içinde bir şey başardım. Onlarca savaşa tanıklık etmek sonra uluslararası ilişkilerde bir müktesebat sahibi olmak yani o size öyle bir yükümlülük getiriyor. Uluslararası ilişkiler alanında masa başında oturan bir akademik kariyer olarak işini yürüten insanlar var.

Ama bizatihi olayların içinde olup, olaylara tanıklık edip, oradan bir neden-nasıl niçin ilişkisine girebilmek daha farklı bir yaklaşım getiriyor. Mesela 90’lı yıllarda merhum Cumhurbaşkanımız Turgut Özal’a Balkanlarla Kafkaslarla ilgili danışmanlık yaptım. Çünkü oradaki savaşlara bizatihi tanıklım ettim birde savaşın içine gidip gelerek. Daha sonra benim siyasi yaşamımda da bir dönem milletvekilliği yaptığım dönemde de büyük bir kazanım oldu. Bir de yaşınız ilerledikçe alanınızı daha da genişletiyorsunuz.

BAKANLARIN YETİŞMESİNE VESİLE OLDUK

Hitap ettiğiniz kitle artıyor diyebilir miyiz ya da ulaştığınız insanlar artıyor mu?

Evet, 70’li yıllardan beri hem gazeteciliği bir taraftan yürütmüş olduk. Yazarlığı da bir taraftan yürütmüş olduk. Bizatihi 2 tane dergi çıkardım. KAFDAĞI gibi bir edebiyat dergisi çıkardım. Arkasından Avrupa Günlüğü diye üç ayda bir yayını olan akademik yeminli bir dergi çıkardım. Birçok akademisyen o dergiden yetişti. Şimdi onların bir kısmı bakanlar zaten.

Tüm bunlarla birlikte bir de sosyoloji eğitimi aldınız, tarih eğitimi de aynı zamana mı denk düşüyor?

Evet, bu arada sosyoloji yüksek lisansı yaptım. Tarih doktorasına devam ediyordum. Yani öğretimin bir yaşı yok zaten. Tabi fotoğrafla ilgimizi kopartmamıştık. Seksenli yıllarda hem kişisel hem de karma sergiler açmıştım. Ama o zaman bizim için fotoğrafın başlangıcıydı. Yani dijital çağa geçilmemişti. Daha analog çalışmalarımız oluyordu. Dijital çağa geçince her şey daha rahat ve daha hızlı olmaya başladı. Daha sayısal bir şeye dönüştü. Öze dönüştü. Yani çok fazla gezdiğim için çok fazla şeye tanıklık ettiğim için bunları da kayıt altına almayı düşündüm. Yani nihai olarak benim tarzım da belgesel fotoğrafçılık oldu.

Yönettiğiniz belgeseller de var değil mi?

İki belgesel yönettim. Bir fotoğraf programı yaptım. Şimdi birçok belgesele danışmanlık yapıyorum. Nihayet bugün Gazze’ye gidişim de bir belgesele olan danışmanlığımdan dolayıdır. Şu anki seyahatim o olacak. Allah ömür verirse birçok belgesel daha olacak.

EN GÜÇLÜ İNSAN KAYBETMEKTEN KORKMAYANDIR.

Üretmeye devam edeceksiniz böyle diyebilir miyiz?

Elbette, insan durağan bir varlık değildir. Sadece şunu önerebilirim insanlara; “Bagajlarının büyük bir kısmını atsınlar. Hiçbir şeye yaramıyor. Hareket yoksa hayat da yoktur. Yani yaşamak hareketle anlam kazanır. Yaşayabilmek için bagaj ve prangalarınızın olmaması gerek. Ya da azaltmanız gerek. Hareket edebilmenin formülü yükü azaltmaktır.. İnsanların çok fazla yüklendiklerini görüyoruz. Öğrenciliğinden tutun da mezara kadar. İnsanlar; ev, araba, yazlık belki birkaç tane bunlardan almak gibi kendilerini mecbur hissettikleri şeyler var. Bir de miras bırakmak gibi beklentileri var. Bütün bunları azalttıkları zaman hayatı yalınlaştırdıkları an görecekler ki daha hızlı hareket edecekler. Ve yaşadıklarını anlayacaklar.

Yalınlık insana kabiliyet mi kazandırıyor?

Tabi, estetikliği de beraberinde getiriyor. Hayata bakış açısını değiştiriyor. Dünyadaki en güçlü adam kaybedecek bir şeyi olmayan adamdır. Onun için Eduardo Galeano der ki; “Dünyanın en güçlüleri, en yoksul olanlardır.” Yani zengin olanlar güçlü değillerdir. Parasal güç var ama bir de kaybetme endişeleri var. Yoksa yoksul adamın kaybetme endişesi yoktur en güçlü adam odur. Bir de sanat sahibi olan adam vardır en güçlülerin arasında. Adamın her şeyini alabilirsiniz ama sanat nihai zeka ile diğer yeteneklerle birleşik olduğu için onu alamazsınız.

Bunun için de çok meşhur bir aforizması var bir öyküsü var kendisinin Eduardo Galeano’nun. Bir müzisyeni yolda soyuyorlar, her şeyini alıyorlar. Çırılçıplak ortalıkta kalıyor ve sonucunda şöyle diyor. “Onun her şeyini aldılar ama nota bilgisini alamadılar.” O yine müzisyen. Sanatla, bu tür yetenek isteyen şeylerle uğraşan bir adamın her şeyini alabilirsiniz ama yeteneğini alamazsınız. Onun yeteneği süregelen bir şeydir. Onun için hayata biraz daha sabit bakmak yerine daha dinamik bakmakta yarar var. Dinamik bakmanın temel meselesi de ağırlıklardan kurtulmaktır. İnsanın dünyevi zindanlarından kurtulmasıdır.

ÖNEMLİ OLAN EKSİKLİKLERLE YAŞABİLMEKTİR

Yaşarken ölmek mi lazım?

Yaşarken ölmek gerekiyor. Ölümü hissettiğinde insan özgürleşiyor. Son aslında bir başlangıç olandır. Ölüm nihai. Sadece bir dönemi kapatıp başka bir döneme başlamaktır. Kayboluş, yok oluş anlamı taşımaz. Onun için Hz. Peygamber’in bir hadis-i şerifi var. “Ölmeden önce ölünüz.” Onu idrak ettiğinizde bütün o ağırlıklardan kurtuluyorsunuz. O zaman daha dinamik daha hareketli bir hayat oluyor.

Bunun uzunluğu ve kısalığına gelince, ben çok uzun bir hayat yaşadığımı düşünüyorum. Yani birkaç insanın bir ömre sığdırabileceği bir hayatı ben 40 yıla sığdırdım. Onun için hayatın çok uzun olduğunu düşünüyorum. 54 yaşındayım ama hayatın çok uzun olduğunu düşünüyorum. Burada sizin yaptıklarınızla, neyle uğraştığınızla ilgili, hayatı nasıl anlamlandırdığınızla ilgilidir. Hayat ölümlüdür ve hayatta ki her şeyi, eksiklikleri görebilmek ve onunla yaşayabilmek önemlidir.

Bizlere ayaküstü vakit ayırdınız, çok teşekkür ediyorum…

Ben teşekkür ederim, en kısa zamanda sizlerle daha geniş bir ortamda sohbet etmek isterim.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner16

banner4

banner15

banner21